Yaman Umuroğlu - Sayfa 9 PDF Yazdır e-Posta
Administrator tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 02 Şubat 2009 17:13

26.08.08


Hollanda, Amsterdam Amstel nehri boyunca kanallar13:52 - Kahvaltıdan sonra depozito karşılığı çantalarımızı Flying Pig Downtown'un bagaj odasına bıraktık ve 19:37'deki Köln trenine yetişebileceğimiz şekilde, uygun fiyatlı bisikletler kiralayabileceğimiz bir yer aramaya başladık. Ünlü MacBike, çok pahalı olması ve sınırlı tarifelerinin pek makul olmaması dolayısıyla ihtiyaçlarımıza cevap veremiyordu. Biz de biraz daha dolanıp Yellow Bike'ın aşağısında bir bisiklet+telefon+internet dükkanı bulduk ve 5 saati 7€'den iki bisiklet kiraladık.

17:54 - Amsterdam'ın kanalları ve keyifli bisiklet yolları boyunca bütün merkezi ve çevre adacıkları, ayrıca Vondelpark ve dün çok beğendiğimiz Westerpark'ı bisikletlerimizle güzelce gezdikten  sonra bisikletlerimizi aldığımız yere iade ettik ve yiyecek bir şeyler almaya, Dam meydanı civarındaki take-away dükkanlarını dolaşmaya başladık. İlginç ve zengin bir öğle yemeğimiz oldu - yarım Falafel, yarım Shoarma ve waffle. Falafel ve Shoarma, Orta Doğu yemekleri olması ve damak tadımıza çok yakın olmalarına rağmen daha önce hiç tatmadığımız yemeklerdi - Falafel, bir çeşit nohut köftesi (burada çok popüler bir vejeteryan yemeği imiş), Shoarma ise baharatlı döneri andırıyor.

23:20 - 4 tren değiştirmeli yolculuğumuz bizi nihayet Köln'e ulaştırdı ve burada Kenan'ın Kenan dayısı bizi istasyonda karşılayarak -bu kadar yolculuktan sonra karşılanmak harika bir duyguydu- arabayla evlerine götürdü. Burada Kenan dayının eşi Yasemin yenge bize nefis yemeklerinden ikram etti ve gece geç vakitlere kadar yolculuğumuzun hikayelerini ve bir sürü başka konuyu kapsayan güzel sohbetler ettik. Daha sonra, günlerden sonra ilk kez, Kenan'ın küçük kuzenlerinin (zavallı çocukları bizim için yataklarından ettiler) odalarında, müstakil ve dinlendirici bir uyku uyumaya çekildik.

27.08.08


21:47 - Bugün Interrail yolculuğumuzdan bir günlük bir tatil almış gibi olduk adeta. Sabah bizim standart kahvaltılarımızdan 20 tanesine bedel, muhteşem bir kahvaltı yaptıktan sonra internetten Köln-Düsseldorfer tekne seferlerine, Koblenz-Mainz ve Horsens trenlerinin saatlerine baktık. Maalesef, binip Mainz vadisi manzarasını göre göre gitmeyi planladığımız Köln-Düsseldorfer hattında Interrail değil, sadece Eurail biletleri geçerli olduğundan biz de planlarımızı bu gece de Köln'de kalıp yarın sabah Almanya, Köln Köln Dom'uerkenden Ren vadisi yolculuğumuzu trenle yapmaya karar verdik. Kenan dayı sağ olsun, arabayla bizi şehir merkezine götürdü, önce meşhur Köln Domuna gittik. Viyana'da birden binaların arkasında beliriveren Stephansdom'u gördüğüm zaman ne kadar etkileyici bulduğumu hatırlıyorum...şimdi ise karşımızda onun "abisi" duruyor gibiydi: devasa (bitirilmesi 400 yıl sürmüş!) façade'i ve ikiz kuleleriyle Kölner Dom. İçerisini açıkçası dışarısı kadar etkileyici bulmadım, taş işçiliği ve vitraylar harika olsa da St. Peter Bazilikası'ndan sonra şaşırma eşiğimin oldukça yukarılara çekilmesinden olsa gerek. Sırada 509 basamağı tırmanarak güney kulesine çıkmak vardı - öğrenci kartlarımızı göstererek 1€'ye içeri girebildik.Almanya, Köln Çikolata müzesi Uzunca (ve spiral yapısından dolayı baş döndürücü) bir tırmanıştan sonra tepeye vardık. Sanırım kuşların girmesini ve yuvalanmasını engellemeye yönelik bir önlem olarak, yukarısı etrafı tellerle çevrilmiş, dev bir kafesten farksızdı - maalesef aşağıdaki muhteşem manzaranın bir kısmını kesecek kadar yoğun bir örgüyle çevriliydik. Yine de aralıklardan güzel kareler yakalama fırsatım oldu. Aşağı indikten sonra (inerken bu merdivenler kaydırak şeklinde olsaydı acaba nasıl olurdu diye düşünerek kendimi eğlendirdim) Çikolata Müzesi'ne doğru yola çıktık. Köln'un çikolata konusunda bir ünü yoktu aslında (Kölner Dom ve Cologne Suyu -evet, kolonya- ile ünlü burası), ama ünlü İsviçre çikolatacısı Lindt buraya çikolatanın tarihi ve yapımını kapsayan güzel sergilerle süslü bir müze açmış. Biz de müzede Lindt'in leziz çikolatalarının nasıl üretildiğine tanık olduk, Orta Amerika uygarlıklarının kakao ağacıyla ilişkilerini, kakaonun Avrupa'ya gelişini ve yaygınlaşmasını, tarih boyunca çikolata yapımının nasıl geliştiğini ve daha pek çok şey öğrendik. Beklediğim kadar olmasa da temasını başarılı bir şekilde yakalayan bir müze olduğunu söyleyebilirim. Buradan Kenan'ın akşam Köln'den ayrılıp Türkiye'ye uçacak olan başka bir dayısını ziyarete gittik, daha sonra da akşam yemeğimizi yiyip eve döndük.

28.08.08

10:21 - Yine güzel bir kahvaltıdan sonra çantalarımızı toparlayıp (Yasemin yenge bütün çamaşırlarımızı yıkamakta ısrar etmişti, o yüzden her şeyi baştan tekrar yerleştirdik, böylece yol boyu düzeni bozulan çantalarımıza tekrar düzen verme fırsatımız oldu) Köln Hauptbahnhof'a gittik. Burada Kenan dayıya veda ettik, ve en içten teşekkürlerimizi sunduktan sonra bizi Koblenz'e ulaştıracak olan ICE 27'ye bindik.

12:26 - Koblenz'de Ren Vadisi manzaralarını daha iyi görmemize olanak tanıyacak bir bölgesel (Regio) trenine binip yaklaşık 1 saat boyunca yeşil tepelerin arasına Ren'in yüzyıllar içinde oyduğu vadiye kurulu köyleri, ve tepeleri süsleyen burgları (kale) seyrederek ilerledik. Vaktimiz olsaydı br yerlerde durup tepelerde yürüyüş yapmak, veya bisikletle gezmek harika olurdu ama maalesef bu gece varmış olmamız gereken Horsens'e (Danimarka'da Ortaçağ Festivalinin gerçekleştirileceği kasaba) daha çok yolumuz var...

17:10 - Danimarka yönüne giden trenlerde 30-40 dakikalık gecikmeler meydana geldiğinden Hamburg Hbf'de bir süre daha bekleyeceğiz gibi görünüyor. En büyük endişemiz ise gece fazla geç bir saatte Horsens'e varıp kalmayı umduğumuz kamp yeriyle Trier'de yaşadığımız şeyi bir daha yaşamak - keşke resepsiyonları bu kadar erken kapatmasalar!

18:05 - Tren 35 dakikalık bir rötarın ardından nihayet hareket etti. Horsens'de kalacağımız yer olan Husodde Camping ile telefonda görüştük ve resepsiyonun saat 22:00'de kapandığını öğrendik. Bizim oraya varışımız en erken 22:30 gibi olacağından planımızı bu gece trenimizin son durağı olan Aarhus'da kalıp ertesi gün Horsens'e geçmek şekilde değiştirdik.

23:50 - Bütün temkinimize ve çabalarımıza rağmen maalesef yine planlarımız suya düştü - Aarhus'da kalmak istediğimiz HI hostelinin tamamen dolu olduğunu öğrendik, odası olan yerler ise kişi başı 300 Danimarka kronu gibi fahiş fiyatlar istiyordu. İstasyonu da uyumak için pek cazip bulmadık - nöbet bekleyen istasyon görevlileri pek de hoş bakmıyordu bize...

29.08.08

Danimarka, Horsens Horsens fiyordu11:10 - O yüzden biz de ne yaptık? Biletimizi kullandık! Önce Aarhus'dan Odense'ye 1 saat 45 dakikalık bir yolculukla saati 2 ettik ve Odense'deki HI hostelini de kontrol ettik, ama tabii ki resepsiyonu açık değildi. Oradan da Danimarka'nın kuzey ucuna yakın biryerlerde olan Aalborg'e giden bir trene bindik. Vardığımızda saat 6'yı geçmişti, gece trenleri de pek kalabalık olmadığından ikili koltuklara uzanarak uyumamız pek sorun olmadı. Aalborg'dan tekrar Aarhus'a geçtik, buradan da Kopenhag'a giden trenlerden birine binerek Horsens'e ulaştık. 4 numaralı otobüsle Hussode sahil şeridi bölgesine ulaşıp kamp yerimizi bulduk. Giriş, bir gecelik ücret ve duşların/sıcak suyun kullanımı sağlayan kartın dolumu kişi başı 211 Danimarka kronu tuttu - Danimarka epey pahalı bir yer! Ancak kamp yerinin manzarası tartışılmayacak kadar harika idi: hemen deniz kenarında, baştan aşağı yemyeşil, ormanlık, ve yine baştan aşağı ormanlarla kaplı karşı kıyıyı da gören bir kamp alanıydı Hussode Strand Camping. Ki zaten böyle olmasa bile pek şikayet edecek durumda değildik :). Çadırımızı kurup yerleştik.

13:48 - Uzun zamandır (taa Venedik'ten beri!) deniz görmediğimizden olacak, havanın (ve sonradan öğrendiğimiz üzere, denizin) soğukluğuna aldırmadan mayolarımızı girip denize girdik. Ocak ayının ortasında Kaş'ta da böyle şeyler yapmay alışık olduğumdan (ODTÜ SAS'a selamlar olsun buradan :)) alışmam uzun sürmedi. Kenan'ın gözlüklerini alıp küçük bir denizaltı gezintisine çıktım. Deniz, hem bulanıklığı, hem içinde gezinen kocaman balıklar, hem de neredeyse tamamen yosunlarla kaplı dip yapısı ile bizim denizlerimizden çok farklıydı. Geri dönüp birer duş aldıktan sonra gecenin yorgunluğunu atmak için biraz uyumaya karar verdik.

15:11 - Ocağımızda yemek pişirip yedikten sonra (fiyatları görünce dışarıda yemekten vazgeçtik) yürüyerek Horsens'e dönüp bizi Danimarka'ya getiren Ortaçağ festivalini görmek için yola çıktık.

Danimarka, Horsens Ortaçağ festivali23:20 - Kamp yerinden Horsens merkezine yaklaşık 1 saatlik bir yürüyüşten sonra festival alanına vardık. Otobüsle yanından geçerken biraz hayal kırıklığı yaşamıştım ama festival başlayıp kalabalık festival alanına doluşunca -hem de inanılmaz bir kalabalık!- pek bir güzel oldu ortam. Çeşitli ülkelerin "medieval" kıyafetlerine bürünmüş yüzlerce, belki de binlerce insan, ortaçağ enstrümanlarıyla ortaçağ müzikleri çalan gruplar, ateş gösterileri, arenada çarpışan atlılar, şövalyeler, kömürlerin üzerinde cızırdayıp etrafa muhteşem kokular salan etler, otantik kupalarda yerel ortaçap içkileri... En güzel gösterilerden biri de bir demirci ocağında eski usüllerle kamalar döven demirciydi (blacksmith). Arada bir de geçit törenleri oluyordu, buradaki dev Irish Wolfhound'lar da oldukça etkileyiciydi. Izgarlardaki mis gibi kokular yayan etler iştahımızı kabartsa da Danimarka'nın ne kadar pahalı bir ülke olduğunu unutmamız için yeterli değildi bu, o yüzden bu günlük 15 krona birer "honeymead" (bir çeşit ballı likör) harici bir harcama yapmadık. Ama honeymead gerçekten de güzeldi :). Kamp yerimize giden son otobüs 22:10'da olduğundan nispeten erken bir saatte festival alanından ayrılmak zorunda kaldık. Bir süpermarketten aldığımız pizzaları kamp yerinin fırınında pişirip iştahla yedikten sonra Kenan uyumaya çekildi, ben de biraz sahile inip yıldızları ve sütliman denizdeki yansımalarını izledikten sonra çadıra dönüp uyudum.



Son Güncelleme: Çarşamba, 04 Şubat 2009 17:18
 
 
fbPixel